Birinciysen birincisindir , ikinciysen hiçbir şey...

31 Temmuz 2010 Cumartesi

INCEPTION- Başlangıç / RÜYA İÇİNDE RÜYA



Büyücünün Çırağı eleştirimin son cümlesinde “Paranızı Christopher Nolan’ın yeni filmine saklayın, kötü çıkma ihtimali yok” demiştim. Sahiden de bugün filmi izledikten sonra yanılmadığımı anladım. Az sonra okuyacağınız kelimeler, son yıllarda çekilmiş en güzel Holywood filmlerinden birisiyle karşı karşıya olduğunuzu anlatacak bir yazının rüya parçacıklarıdır.

Ta Following’den belliydi Christopher Nolan’ın nasıl büyük bir sinemacı olacağı. En son Kara Şövalye ile bizleri vuran bu dahi adam, üzerinde 10 yıl çalıştığı senaryosuyla, gerçekliği sorgulayan müthiş detaylı bir bilim kurgu aksiyon filmiyle karşımızda. Yalnız şimdiden uyarmak istiyorum, olur da sevgilinizle gidip romantik anların hissine kendinizi kaptırarak filmi izlerseniz, kaçırdığınız her detay filmden bir nebze daha aklınız karışık çıkmanıza sebep olacak. Çünkü o derece detaylı bir senaryo anlatımı var ki, bir sahneyi kaçırsanız dahi diğer sahnede ne oluyor yahu demeniz fazlasıyla olası.

Matrix’i izlemeyen yoktur. Yaratılmış gerçekliğin içinden uyanıp gerçek dünyaya ulaşma, gerçekliği makinelerin elinden kurtarmaya çalışan insanlığı izliyorduk. Inception ise bir nevi ortak mirası paylaşıyor. Bir düzenek düşünün, sizi anında uykuya itip rüya sürecine sokabilsin ve hatta o rüyaların başka bir insanın hayalinde canlandırdığı “İNŞA EDİLMİŞ” rüyalar olduğunu kabul edin. Bu düzeneği istediğiniz şekilde kullanabiliyorsunuz, kanun içi ya da kanun dışı. İşte filmimiz bu rüya düzeneği içinde gerçeklik ve rüya kavramları arasında neyin gerçek neyin rüya olduğunu ayırt etmekle geçiyor.

İlk sahnede kıyıya vurmuş bir adamın, yaşlı bir adamın karşısına çıkarılışını ve seni bir yerden tanıyorum galiba demesiyle başlıyor ve daha ilk sahneden merak seviyesini en üst düzeye çıkarıyor. Yine tekrarlıyorum; filmin her karesini, ilk sahnesinden başlayarak her karesini müthiş bir dikkatle izlemeniz gerekiyor. İlk sahnede gördüğünüz bir topaç, edilen bir söz, size filmde özenle boş bırakılmış her noktayı yavaş yavaş doldurmanız için fırsatlar verecek. Konuyu beyazperde’den doğrudan kopyalıyorum:

Dom Cobb (Leonardo DiCaprio) çok yetenekli bir hırsızdır. Uzmanlık alanı, zihnin en savunmasız olduğu rüya görme anında, bilinçaltının derinliklerindeki değerli sırları çekip çıkarmak ve onları çalmaktır. Cobb’un bu ender mahareti, onu kurumsal casusluğun tehlikeli yeni dünyasında aranan bir oyuncu yapmıştır. Ancak, aynı zamanda bu durum onu uluslararası bir kaçak yapmış ve sevdiği herşeye malolmuştur.Cobb’a içinde bulunduğu durumdan kurtulmasını sağlayacak bir fırsat sunulur. Ona hayatını geri verebilecek son bir iş; tabi eğer imkansız “başlangıç”ı tamamlayabilirse. Mükemmel soygun yerine, Cobb ve takımındaki profesyoneller bu sefer tam tersini yapmak zorundadır; görevleri bir fikri çalmak değil onu yerleştirmektir. Eğer başarırlarsa, mükemmel suç bu olacaktır.

Bir düşünün bakalım, en son gördüğünüz rüyanın başlangıç noktasını hatırlıyor musunuz? Evet, biliyorum hatırlamıyorsunuz. Ya rüyanın ortasını ya da rüyanın sonunu biliyorsunuz. Cobb ve arkadaşları kendileri tarafından yaratılan rüyanın içine kurbanlarıyla birlikte bir şekilde giriyor ve sanki o rüya gerçek hayatmış gibi yaşamaya başlıyorlar. Rüyalardan hemen uyanmamak için de belli bir katalizörü işe katmak durumunda kalıyorlar. Rüyalardan uyanmanın tek yolu, ya rüya içinde ölmek ya da uyuduğunuz esnada, yani gerçek hayatta bir yerden düşmek.

Filmi yazmanın bu kadar zor olmasının sebebi, filmin içine yığılmış detay zenginliği. O görsel efektlerin bu kez boş yere kullanılmadığını, filmin söylemek istediği Rüya İçinde Rüya sözüne her şekilde hizmet ettiğin görmek kadar eğlenceli bir şey yok. Kişi uyanırken rüyadaki mekanların kademe kademe dağılması, şekillerin bükülmesi, patlamalar, herşey o kadar yerinde kullanılmış ki sanki içinde bulunduğunuz o an; gördüğünüz bir rüya ve yavaş yavaş herşey sizin gözleriniz önünde dağılıyor. Ters dönen şehirler, paramparça olan binalar, şekillerini kaybeden eşyalar... öyle bir dışavurumculuk hakim ki filme. Bunu özellikle Cobb'un kendi gerçekliğini kendinin yarattığı eşi ve çocuklarıyla ilgili rüyalarında çok iyi anlıyoruz. Hissettiği tüm karamsarlığın, bilinç altına ittiği tüm umutsuzluğun başkalarının yarattığı dünyalarda bile karşısına çıkmasıyla buluyoruz dışavurulan tüm hisleri ve film öyle bir ana geliyor ki rüya içinde rüya gördüm dediğimiz şekin somut bir şekilde karşımızda olduğunu görebiliyoruz. Bir rüyadan başka bir rüyaya, yüzlerce farklı detay.

Filmle ilgili teknik herşey, müzik, oyuncu yönetimi, kurgu... hepsi muhteşem. Özellikle Di Caprio'nun oyunculuğunu çok sevdim. Her geçen gün daha da olgunlaşıyor. Ve o muhteşem müzikler. Sanki rüyadan sizi uyandırmak istermişçesine filmin temposunu harika bir şekilde yakalıyorlar. Tek sıkıntım, rüyaları yaratmak ve rüyaların ortak bir şekilde içine dahil olmak aracılığı yapan makinenin kim tarafından, neden ve nasıl yapıldığını, nasıl çalıştığını anlatan en ufak bir ipucu olmaması. Nolan onun yerine RÜYA- GERÇEK ikilemine odaklanmış ve bu çerçevede yoğunlaşmaya devam etmiş. Fena da olmamış hani.

Aslında yazacak o kadar çok şey var ki, ama her yazdığım paragraf film konusunda verilen bir açık olduğundan daha fazla uzatmam manasız olacak. İçinde yaşadığımız dünya tek tanrıcılık felsefesine göre bir rüyalar alemi aslında. Neyin gerçek neyin rüya olmadığını hiçbir şekilde bilemiyoruz. O keskin bıçakla kestiğiniz eliniz sahiden kesildi mi? Yoksa bu sadece bir yanılsama mı? Şu fani bedenimizi gün gelip terk ettiğimizde aslında uzun derin bir uykuda bilinç altında oynadıklarımız olduğunu görmeyeceğimizi kim kanıtlayabilir. Filmin beklenen ama yine de insanı etkileyen finalinin rüya ya da gerçek olduğunu kim söyleyebilir. Şimdi gözlerinizi kapatın ve bir defada kaç rüya görebildiğinizi, hangisinin gerçekten rüya hangisinin gerçek olduğunu ayırt etmeye çalışın ve MUTLAKA bu BAŞYAPITI iyi bir sinema salonunda görün.

İyi seyirler

ALPER

29 Temmuz 2010 Perşembe

Charlie Big Potato


Skunk Anansie - Charlie Big Potato

Skunk Anansie isimli dağılmış olan grubun çok güzel bir şarkısıdır.Grubun solisti Deborah Anne Dyer veya bizim Skin olarak bildiğimiz lezbiyen zenci hatunun sesi tartışılmasız çok güçlüdür.Bu şarkı bir çok film ve dizide soundtrack olarak bulunmaktadır.Hatırladıklarım : Hollow Man , CSI 1. sezon 15. bölüm ve Ezel 7. Bölüm :)

Miami Heat Herkese Karşı...(HEY SEN !! ŞAMPİYONLUK KUPASI )


       Çok değerli Messikaka23 okurları epeyce bir süredir yazılarımla sitemize katkıda bulunmaktan uzaktım malesef..Bu süre zarfında sitemizi boş bırakmayan Alper ve Burak arkadaşlarımıza çok teşekkür ederim..Hem benim hem de Redvidigal'in hayırlı işleri aynı zamana denk gelince malesef bir süre siteden uzak kalmak zorundaydık..Fakat bundan sonra işlerin yoğunluğu bitmese bile hem basketbol hem boks hem de futbol vs yazılarımızla yeniden sizlerle olacağız..İsterseniz bu ölü sezonun son günlerdeki en çok konuşulan olayı olan Lebron Miami birlikteliğine ve bunun sonucunda olabilecek şeylere hep beraber bir göz atalım...

       Nba sezonu daha bitmeden daha Lebron ve Miami birlikteliğini bırakın Wade'in bile Heat'te kalıp kalmayacağının belli olmadığı günlerde Murat ile konuşurken ben dedim ki ''Ya varya olmaz imkansız biliyorum ama şu Wade ve Lebron bir araya gelseler aynı takımda oynasalar vallahi bunların b..klarını testere bile kesmez en az arka arkaya 5 sene şampiyon olurlar'' demiştim..Gün oldu zaman döndü benim olmaz ama dediğim şey gerçekleşti ve Lebron James Miami'ye imza attı..Bu bile başlı başına büyük bir olayken bunun yanında daha önceden bir de Chris Bosh transfer edilmişti..Vay vay vay...Testere değil ışın kılıcı bile kesmez bir hale gelivermişti birden Miami Heat..

       Nba tarihinde bir çok süper yıldız bir arada oynamışlardır.Bu genellikle 2 süper yıldızın bir araya gelmesinden olsa bile zaman zaman 3 lü yıldızların da bir araya gelip kendilerine ''Big 3'' falan gibi lakaplar taktıklarını da biliyoruz..En son örneği 2007 yazında bir araya gelen Garnett-Allen-Pierce üçlüsü..Fakat Lebron-Wade-Bosh üçlüsünün tüm NBA tarihinden ve Boston'daki süper üçlüden çok ama çok önemli bir farkları var..Bu üçü kariyerlerinin zirvesindeyken ve daha yaşları 25 civarındayken bir araya geldiler..Bu çok önemli ve belirleyici bir ayrıntı..Genellikle kariyerlerinin sonlarında bir şampiyonluk için fedakarlıkta bulunup bir araya gelen süper yıldızlardan bu yönleriyle çok ama çok fazla ayrılıyorlar..Daha da önemlisi bu oyuncular 25 yaşlarında artık NBA'in tecrübeli oyuncu sıfatına girecek oyuncuları durumundalar..7  yıldır bu ligdeler ve her türlü zorlu maçları gördüler ve kariyerlerinin bence hem fizik olarak hem de mental olarak en olguna yakın dönemlerini yaşıyorlar..Gerçi mental olarak bazı eksiklikleri var özellikle Lebron'un..Şimdi gelelim bu takım bu sezonda ve ilerleyen sezonlarda neler yapabilir onlara bir göz atalım..

       Wade-Lebron-Bosh'lu Miami birlikteliği eğer bir şampiyonluk kaybedecekse o da birlikteliklerinin ilk sezonu olacak bu sezon olabilir..Daha takımdaki roller oturmadan ,alışma evresini atlatamadan belki de doğuda Boston bile Miami'ye dur diyebilir..Fakat bu bile bir çok olumsuz faktörü bir araya getirip düşündüğümde yine de çok az bir ihtimal gibi duruyor..Herkesin aklına gelen bazı soru işaretlerine de değinmekte fayda var..Örneğin topu kim daha çok kullanacak?? Eğer ki Lebron elinde istediği her yere gidip kral olmak şansı varken Miami'yi seçtiyse o zaman bu demektir ki her türlü istatistiğinden fedakarlık göstermeyi kabullenmiş demektir..Bu tür şeyleri problem edip takımda huzursuzluk çıkarırsa ki ben sanmıyorum o zaman kendisini artık kral değil kralın soytarısı diye çağırmamız gerekebilir..Top paylaşımı takımın gardıyla doğrudan ilişkili bir şeydir..Bu takımın şu anda görünen gardı Chalmers..Bence kesinlikle ve kesinlikle bu takımın gardı olmaması gereken bir oyuncu..Eğer elde imkan olsa şartlar da uysa ve takıma 37 yaşındaki Jason Kidd getirilse işte o zaman birazcık asılmayla normal sezondaki 82 maçın en az 75 ini kazanarak rekor kırar bu takım derdim..Bu takıma şu anda aranan kan kesinlikle ve kesinlikle Jason Kidd tarzı bir garddır..Savunmada son derece sağlam,oynamaktan ve atmaktan çok oynatmayı ve attırmayı seven,topu eline aldığında hemen takımı hızlı hücuma kaldıran ve bu hızlı hücumun sonunda da topu en doğru elle en doğru zamanda buluşturan bir Jason Kidd..Sağdan Lebron soldan Wade ve her maç Kidd'den aldıkları paslarla onlarca Alley-Oop..Hiç bir güç dayanamaz bu gücün karşısında..Eğer Kidd bu takımda olsa olası bir top kullanma sayısından doğacak huzursuzlukta ortadan otomatik olarak kalkacaktır..Çünkü herkes bilir ki Kidd kimseyi kayırmadan en uygun pozisyondakine topu iletecektir ve buna da takımda Lebron ve Wade başta olmak üzere herkes saygı gösterecektir..Ha şu anda Kidd'in gelme ihtimali yok o zaman tarzı Kidd gibi olan bir gardı muhakkak kadroya katması gerekmekte Heat'in..

       Bu gibi şampiyonluk adayı takımlara rol oyuncu bulmak da son derece kolaydır..Çünkü gözü parada olmayan ve başarıya aç karakterli oyuncular minumum kontrata evet diyerek bu tür takımların yolunu tutarlar..Bunu gerek Miami'de gerekse Lakers'da görmekteyiz bu sezon..Gerçi bu Lakers yıllardır piyasadaki en kelepir en kaliteli malları hiç pahasına kadroya katmakta hep başı çekmekteydi ama bu sezon Heat dur bakalım Lakers efendi dedi..Gasol piyasada hoop Lakers'a ,Artest dellenmiş gidecek yer arıyor hoopp Lakers'a vsvs..Zaten Kobe gibi bir süper yıldız da var orada o zaman haksız rekabet doğmuyor muydu?? O zaman madem öyle işte böyle haksız rekabetin en büyüğünü yaptı Miami..Bu 2 takım şu anda karşılaşssalar Lakers 55 e 45 önde olur..Fakat sezon ilerleyip taşların yerine oturduğu bir Miami,Lakers'ı bu sezon parçalaya parçalaya olmasa bile sonraki sezonlarda zıplata zıplata yenecektir..Şakaya falan gelir tarafı yok NBA'in tartışmasız en iyi 3 oyuncusundan ikisi Wade ve Lebron bir de ilk 10'a girebilecek bir uzun Chris Bosh..Şu anda Lakers'ın Miami'ye ağır bastığı tek yer pota altı..Gasol ve sağlıklı bir Bynum ile Chris Bosh'un tek başına mücadele etmesi pek mümkün görünmüyor..Ilgauskas alındı ama pota altında itişmeyi kakışmayı sevmeyen Ilgauskas daha çok dışardan sayı üretmeyi ve içerde etliye sütlüye pek karışmamayı seviyor..İçeride blok tehdidi olan,kolları uzun,gözünü daldan budaktan esirgemeyen,mücadeleci bir uzuna ihtiyacı var Heat'in..Ömer Aşık mı dediniz?? Yok canımmm.....Keşke olsaydı çok isterdim..İşte bu sene ayar senesi Miami için..İlerleyen maçlarda ve aylarda eksiklikler ve yapılması gerekenler iyice ortaya çıkacak ve gerekli müdaheleler yapılacaktır..

       NBA'de güçlüler daha da güçleniyor zayıflara yaşama şansı iyice azalıyor..Şahsen ben Play-Off'ta çok güçlü takımların çarpışmasını izlemek isterim..Mesela Chris Paul-Amare ve Carmelo'nun da Knicks'de toplandığını ki böyle bir planın olduğu yazılıp çiziliyor..Fakat burda işin sakat tarafı Doğu konferansının inanılmaz bir güçlenme içinde olmasıdır..Yani Doğu Play-Off'larından sağ salim NBA finallerine ulaşmak hiç ama hiç de kolay durmuyor..Bu noktada daha az yıpranmak adına Lakers'ın Play-Off'larda bir avantajı söz konusu olabilir gibi duruyor fakat söz konusu Wade-Lebron olunca hepsi teferruat olabilir bir anda...Asıl farkı nerede yaratacaklar bu oyuncular bir de ona göz atıp yazımızı noktalayalım..Ondan önce Chris Bosh'ı geçen sene defalarca izlemiş ve dikkat etmiş biri olarak şunu söyleyeyim çok ama çok güçlenmiş ve belki bir Howard değil ama ona yakın atletikliğe ve sertliğe kavuşmuş olduğunu söyleyebilirim..Bunun yanında tabi ki şutları ve pota altı bitiriciliği de cabası..Gelelim Wade Lebron'a..Bu ikisi de tartışmasız pozisyonlarının hem en güçlü hem de en hızlı oyuncuları ha bir de en delici oyuncuları..Sahada bunlardan bir tane olunca belki bir nebze olsun bazı tedbirler alabilirsin..Fakat bunlardan iki tane olunca hangisine kaçlı sıkıştırma götüreceksin zaten topu topu 5 kişiyle oynanıyor bu oyun..Diğer oyuncular çayda çıra oynar gibi rahat rahat şutlar bulacaktır..Mesela Mike Miller alındı keskin şutör olarak cuk oturan bir transfer..Göreceğiz bu sezonki Miami rol oyuncularının şut yüzdesindeki artışı hep beraber..Bir de daha önceden hem All-Star'larda hem de ABD Milli takımı maçlarında izledik ve biliyorz ki Wade ve Lebron inanılmaz iyi anlaşıyorlar saha içinde.Bu anlaşmayı egolarını ön plana çıkarmayıp devam ettirirlerse ne ala kimse duramaz karşılarında fakat bir süre sonra pis kokular gelirse o zaman işte şemsiye tersine dönebilir..Ben bu birlikteliğin önümüzdeki 5 yılda sakatlık bela vs olmadığı sürece en az 4 şampiyonluk kazanacağını düşünüyorum..Bilmem sizler ne dersiniz??

UFUK ÇAĞDAŞ ERDEM
   

İsviçre'den Gol Haberi Var: Young Boys - Fenerbahçe

Maç öncesi hem medya hem de Aykut'un açıklamaları rakibin küçümsendiğini gösteriyordu.Erken gelen golle daha da bir rahatlamış göründü Fenerbahçe ancak 10.dakikadan itibaren tek kaleye dönen maçta 1-1'den sonra inanılmaz 2 gol kaçıran Young Boys Aykut'u korkutmaya başlamıştı ki Stoch'un müthiş golü geldi.Stoch konusuna ekstra parantez açmak gerekiyor.Geçtiğimiz 2 sezonu da devşirme kanat oyuncularıyla geçiren Fenerbahçe'nin kanat organizasyonu yükünü çekebileceğini gösteren Stoch,şimdiden Galatasaray'lılara offf çektirmeye başladı.

Young Boys takımına gelince; bu takım hiç de öyle Rıdvan'ın söylediği gibi eğlencesine falan oynamıyor.Ayağa yapılan hızlı ve isabetli pas trafiğinin uzun yıllar süren bir çalışmanın örneği olduğu kesin.Rıdvan Dilmen veya herhangi birisi çıkıp da böylesi bir emeğe "eğlencelik" gözüyle bakamaz.Türkiye'de böyle futbol oynayan bir takım yok.Bugün hücumda biraz beceri ve birazda şansları olsaydı,Fenerbahçe'ye Köln hezimetini yeniden yaşatabilirlerdi.

Fenerbahçe'de ise Stoch ve Volkan dışında kayda değer performans gösteren bir oyuncu yoktu.Alex,belki henüz sezon başı olması nedeniyle aşırı ağırdı.Kazım ise direkler kadar bile faydalı olamadı takıma.Bekir ve Önder gibi oyuncular ise kadroda yer bulamayacaklarını gösterdiler.Madem bu tarz sıradan oyuncuları kullanacaktınız neden Deniz Barış'ı gönderdiniz diye sormak lazım Aykut'a.Defans hattı öylesine savruktu ki uzun zamandır bu kadar çok pozisyon veren bir takım görmedim ben.Kadıköy'deki maçta Lugano oynarsa belki farklı olur ama Young Boys takımı bu sefer bu kadar beceriksiz olmayabilir.Buna mutlaka önlem alınması gerek.

TFF 2.Lig Turizm Gururla Sunar...


19 Temmuz 2010 günü çekilen kuralarla TFF 2.Lig grupları fikstürü belirlendi.Bilindiği gibi bu sezona kadar 2.Lig grupları bölgesel lig usulüne göre yapılıyordu.Ancak 2010-2011 sezonu için bu sistemden vazgeçilerek; bölge gözetmeksizin takımlar Kırmızı grup ve Beyaz grup olarak 2 gruba ayrıldı.Bu sistem teori aşamasındayken ilgili kulüplerce fazlaca tepki görmüştü ama gerek görsel gerekse yazılı basında yeterince ön plana çıkarılmadığından çoğumuzun haberi bile olmadı.

Tamamen yüzeysel düşünürsek 2.Lig takımlarının yıllardır aynı takımlarla oynadığı için,bu sistemin 2.Ligi tekdüzelikten kurtaracağını düşünebiliriz.Fakat madalyonun diğer yüzü tamamen farklı.Ekonomik açıdan zaten büyük dar boğazlarda olan 2.Lig takımlarının bir sezon içerisinde 17 deplasmana gönderilerek nasıl büyük bir mali külfetin altına sokulduğunun farkında olmamız gerek.Diğer bir deyişle; bu yeni  statünün sonucu olarak mali yönden durumları zaten parlak olmayan ve  sıkıntı yaşayan bazı kulüpler, gidecekleri deplasmanlar için ciddi  mesafeler ve masraflarla karşı karşıya kalacak.Gazetelerde bu mesafeler hesaplanmış ve Belediye Vanspor'un önümüzdeki sezon oynayacağı 17 deplasman maçında gidiş geliş toplam 41180 km yol kat edeceği hesaplanmış.Diğer bahtsız takım ise Mardinspor.Onlar da 17000 km civarında bir mesafe kat edecekler.Bir başka deyişle Belediye Vanspor Ekvator'a göre bu sezon 1 kez dünya turu yapmış olacak.

Sonuç olarak kulüplerin belli bir ekonomik standarda sahip olmasını sağlayamadan,onları bu denli büyük bir mali yükün altına sokan TFF'nin bu uygulaması birçok kulübün kapanmasıyla sonuçlanabilir.


Gruplarsa şu şekilde;
Kırmızı Grup:
Tarsus İdmanyurdu, Adana Demirspor, Pursaklarspor, Türk Telekom,Balıkesirspor, Şanlıurfaspor, Belediye Vanspor, Elazığspor,Dardanelspor, Fethiyespor, Eyüpspor, Pendikspor, Kocaelispor,Sakaryaspor, Tokatspor, Konya Şekerspor, Ofspor, Trabzon Karadenizspor.
Beyaz Grup:
İskenderun Demirçelik, Alanyaspor, Hacettepe, BUGSAŞ, EtimesgutŞekerspor, Bandırmaspor, Adıyamanspor, Yeni Malatyaspor, Mardinspor,Turgutluspor, Göztepe, Sarıyer, Körfez BeTlediyespor, Gebzespor,Bozüyükspor, Çankırı Belediyespor, Çorumspor, Akçaabat Sebatspor

POZİTİF FUTBOL 

23 Temmuz 2010 Cuma

SENİ O KADAR ÇOK SEVDİM Kİ



GERÇEĞİN SAYISIZ GÖLGELERİ VARDIR

Katil ve katilin öldürme sebebi toplum tarafından çoğunlukla göz ardı edilir. Önemli olan sonuçtur; ölüm var mı, var, o halde altında yatan sebep ne olursa olsun, duygudaşlık kurma hissini bile insanda uyandırmadan yapılan eylem kötüdür ve sizin başınıza gelme olasılığı olsa dahi lanetlenmekten başka bir seçeneği yoktur.

Fransız sinemasının 2008 yılında çıkardığı enfes filmlerden birini izledim dün. Uzun zamandır izlemeyi ertelediğim bir filmdi. Daha önce senaryo yazarlığı yapan Philippe Claudel’in ilk filmi “Seni o kadar çok sevdim ki”. Bir ilk filmin bu kadar başarılı olması da yönetmenin sonraki işlerini takip etmemiz için bir ipucu tabi ki.

Filmimiz yüzünden mutsuzluğun tüm hatları okunan bir kadının, Juliette’in (Kristin Scott Thomas) kız kardeşi Lea’yı (Elsa Zylberstein) havaalanında karşılamasıyla başlıyor. Daha ilk sahneden aralarındaki soğukluğu, yüzlerindeki tedirginliği hissederek anlıyorsunuz ortada konuşulması gereken ama bir şekilde ruhun derinliklerine atılan bir şeyler olduğunu. Kız kardeş tedirginlikle sıradan sorular soruyor. Aynı soğuklukla Juliette yüzündeki tüm o mutsuzlukla cevap veriyor. Merak duygumuzu bu kadar erken tetikleyen yönetmeni tebrik etmek gerekiyor, çünkü film son sahnesine dek o merak duygusu hiçbir şekilde azalmıyor. Genelde durgun sahnelerle çekilen filmlerde soracağınız sorular tek tüktür. Ama bu filmde her sahnede bulmacanın parçaları yavaş yavaş açıldığından, sahneler ne kadar durgun olsa da içinizdeki merakla birlikte karakterlerin her türlü çatışmasını da sanki o çatışmalar sizinmiş gibi hissediyorsunuz.

Film açıldıkça Juliette’in aslında hapishaneden şartlı salıverildiğini öğreniyoruz ve yeni bir soru daha çıkıyor karşımıza. Ne suç işledi de bu kadın hapishaneye düştü? Yönetmenimiz Philippe Claudel bu konuyu olabildiğince gizli tutmaya çalışıyor, tıpkı Juliette’in içine gömdüğü gibi. Onun yerine topluma yöneliyoruz. Neden düştüğü çok mu önemli? Sonuç olarak şu anda dışarıda değil mi? Aramızda, gerçek bir birey olarak atlattığı tüm sarsıntıları yaşamasının bir gereği yok. Bir suç işlemiş ve cezasını çekmiş. Zaten yargı önünde yargılanmış bir bireyi, toplum olarak kendi bakış açılarımız doğrultusunda bir de bizim yargılamaya hakkımız var mı? Bu soruları sorarak öyle bir odaklanıyoruz ki Juliette’e artık öldürme sebebini göz ardı etmeye, toplum içinde yerimizi bulmaya çalışıyoruz. Juliette en temel ihtiyaçlarından dahi yoksun kaldığı hapishanedeki günlerini unutmaya çalışıyor. Juliette aşkı arıyor, Juliette ailesi tarafından uzun yıllar önce dışlanmışlığının acısını çıkarmaya çalışıyor, Juliette kâbus gibi geçen on beş seneyi silip, filmin içine küçük parçalar halinde dağılmış çocukluğuna geri dönmek istiyor. Filmin başlangıçtaki karamsar havası, Juliette toplum içinde yavaş yavaş zaman geçirdikçe dağılıp yerini biraz olsun umuda bırakıyor.

Bir sahnede edebiyat profesörü olan Juliette’in kardeşi Lea, öğrencileriyle Dostoyevski’nin unutulmaz eseri Suç ve Ceza’nın başkahramanı Raskolnikov’u tartışıyor. Öğrencilerine bir suçun, bir eylemin tüm insanlığa genellenemeyeceğini ve Raskolnikov’un tefecisini öldürerek tüm borçlulara yardım etme savunma mekanizmasının haklı çıkarılmayacağını söylüyor ve ekliyor; Romandaki anlatım kişisel değildir aynı zaman da eksiktir de, sanki yazar naif ve dümdüz bir dünya görüşünü reddediyor gibidir. Çünkü o da biliyordur ki yapılan eylemler herkes tarafından farklı farklı yorumlanır ve gerçeğin sayısız gölgeleri vardır. Bunun üzerine öğrenci itiraz eder ve her ne kadar suç, tek bir karakter üzerinden anlatılsa da yazarın nihai amacı tek bir suçlu üzerinden bütün suçluların ruh halini çizmek olduğunu söyler ve toplumun genel olarak yaptığı hatayı yapar. GENELLEME. Tropa De Elite yazımda aynı genellemeye benim de vardığım ve bir arkadaşımın ısrarlı tepkilerine rağmen bu filmi izleyene dek anlayamadığım bir genelleme bu.

Filmle ilgili tek sıkıntım sonunun beklediğiniz şekilde bağlanamaması. Tüm bu merak duygusunu bozmamak için önemli noktaların birçoğuna değinmediğim için sonunu burada yorumlamak istemiyorum ama beklediğim şekilde bitmemiş olması. Karakterin üzerine yüklediği anlamsız bir suçla, on beş yılını bir şekilde heba etmesi bu derece gizem duygusuyla işlenmiş bir film için fazlasıyla havada kalıyor ne yazık ki. Ama genel olarak gerçek bir insanı farklı bir açıdan dramatik bir şekilde merak duygularınız had safhada izlemek istiyorsanız, kaçırılmaması gereken bir film.

İyi Seyirler

Alper KURT

20 Temmuz 2010 Salı

Pino Sonunda Galatasaray'da....

Galatasaray Lorik Cana’dan sonra bu sezonki ikinci yabancı transferini  gerçekleştirdi ve Juan Pablo Pino Galatasaraylı oldu. Keita’nın  takımdan ayrılması sonrası kanat oyuncusu transferi kaçınılmazdı.Ve  yönetim tercihini Juan Pablo Pino’dan yana kullandı. Kariyerinde Fransa  ve Belçika ligi bulunan Pino’nun artıları her iki kanatta da  oynayabilmesi ve hızı.Türkiye Ligi için özellikle de iç saha maçlarında  Pino oynayacağı futbol ile izleyenleri kendine hayran bırakabilir.Ancak  geçirmiş olduğu sakatlık onunla ilgili şüpheler  uyandırıyor.Sakatlığının nüksetmesi ile birlikte Galatasaray SağlıkKurulu’nun eline düşerse bundan sonraki kariyeri de onun için tehlikeye  girer. Sonuç olarak Pino bir yıldız  adayı ve oynayacağı oyun ile önemli yerlere gelmeye aday.

Burak Kereci

18 Temmuz 2010 Pazar

BÜYÜCÜNÜN ÇIRAĞI- YOK, BEN ALMAYAYIM.



Yaz geldi ya dökülüyor aksiyon filmleri birer birer. Güzide sinemaların, rahat koltuklu, serin ortamlı salonlarında adam gibi film izlemek isteyen bizler de fragmanları muhteşem, genel olarak içleri bomboş, potansiyelleri harcanmış filmleri izlemek zorunda bırakılıyoruz. The Sorcerer’s Apprentice de (Büyücünün Çırağı) acı ama bunun en güzel(!) örneği.

Öncelikle daha önce yapımcı ve dağıtımcı şirketlerin yönetmenlere nasıl da ket vurduğundan bahsetmiştim. Bu filmden sonra artık bu savımda yüzde yüz ısrarlıyım. Jerry Bruckheimer yapımı bir film izlediniz de filmi espri manyağı yapmayan bir karaktere şahit oldunuz mu? Bakınız Karayip Korsanları, Johnny Depp, Bakınız Pers Prensi, Jake Gylenhaal, Bakınız Büyücünün Çırağı, bizzat çırağın kendisi. Aynı şekilde Walt Disney’in dağıtımcısı olduğu filmlerde de artık Disney adından mı kaynaklanıyor bilmiyorum, karanlık, etkileyici bir atmosfer potansiyeline sahip tüm filmler bir sululuk, bir jelibonluk, bir çikolatalık tadını alıyor ve kalıyor öylece. Tim Burton en güzel yaptığı şeyi, dışa vurumculuğu, Alice in Wonderland’de sırf Disney’in etkisinden dolayı geri itmedi mi, hani Pers Prensi’nin o karanlık atmosferi. Büyücünün Çırağı tam ağzımıza layık bir görsel efektli aksiyon filmine dönüşecekken, en rezil romantik komedilerin eteğini çekiştirmekten bir türlü vazgeçemiyor.

Konumuz aslında Merlin’e ufaktan hayranlık besleyenler için ilgi çekici olabiliyor. Yalnız o kadar kötü işlenmiş ki neresinden tutarsanız tutun elinizde kalıyor. Merlin sanatını üç çırağına öğretir fakat ne hikmetse bu çıraklardan biri “kötüsün sen kötüsündür” ve tüm bu gücünden dolayı dünyayı yok etmeye çalışır. ( Ah be kötüler, tüm o gücü sırf dünyayı yok etmek için kullanmak nasıl bir andavallıktır söyler misiniz bana?) Merlinin diğer iki çırağı da kötü olana karşı durmaya çalışırken. İyi çıraklardan birini oynayan Monica Bellucci, kötü olanı içine alır (hemen yanlış anlamayın, çok ayıp). Bellucci’ye aşık olan Nicolas Cage ise kötü olan Bellucci’yi etkilemesin diye ikisini birden matruşka bebekleri gibi hapseder. Her matruşka bebeği katmanında bir kötü vardır. Merlin’in vasiyeti ise kendi kanında biri bulunana dek iyi çırak Nicolas Cage’in hiçbir şekilde ölmeyip o büyücüyü aramasıdır. 1000 yıl geçer Nicolas Cage gider bir tane şapşalı bulur. İşte bu şapşal espri yaparak dünyayı kurtaracaktır. Vesaire vesaire, şu şöyle yapmış bu böyle yapmış, çok iyi olmuş, çok da güzel olmuş? Hadi arkadaşım hadi. Bırakın sinemaya verdiğim parayı, zamanıma yazık yahu.

Bir karakter düşünün peşinde kurtlar varken bile delicesine espri yapabilsin. Bir film düşünün en heyecanlı yerlerde bile isteye filmin atmosferini sıfıra çekme becerisine sahip olsun. Bir sahne düşünün ATV’deki Selana dizisinin şapşallık sınırlarını zorlayacak, envai çeşit ev aletinin sizin yerinize temizlik yaptığı bir sahne olsun. İşte bu film bu sahne ve bu karakter bir araya gelince, yaratıcılığın son sınırlarını zorladığı envai çeşit muhteşem büyünün sadece tek tük sahnede görülebildiği, güzel kız ve ezik ama fizik konusunda muhteşem (niyeyse bu tipler hep böyle olur) bir dahi olan esas olamayan oğlanın aptallıklarıyla dolu bir savsata olarak karşımıza çıkıyor. Tek sevindiğim nokta Nicolas Cage, Alfred Molina ve güzeller güzel Monica Bellucci’yi görebilme şansına erişebilmemdi. Potansiyeli gerçekten büyük olan bir filmin en kötü filmlerde ancak bulunabilen sahnelerle harcanmasına tanık oluyoruz arkadaşlar. Yazık.

Bu aralar sinemada izlenecek adam gibi filmler yok arkadaşlar. Hollywood ise gerçekten tükenmiş durumda. Allahtan Nolan gibi yönetmenler var da arada tek tük filmler gelebiliyor. Paranızı ve zamanınızı bu filme harcamayın. Onun yerine saklayın INCEPTION filmi geliyor. Kötü olma olasılığı yok.

İyi Seyirler.


Alper KURT

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Danser Encore





Bize pek uzak olmayan melodi.Pek sevdiğimiz sanatçımız Teoman'ın Çoban Yıldızı adlı parçasıyla sound aynı.Müzikte aradaki tek fark Teoman'ın tarzı dolayısıyla solo bölümünde elektro gitar kullanması.Danser Encore de gitar kısmında mandolin kullanılmış.Danser Encore nin daha eski olmasıyla Çoban Yıldızı yapılırken bu parçadan esinlenilmiş.

TROPİK FIRTINA



Hangi sinema izleyicisi Hollywood’un klişelerini bilmesine rağmen, o bayağılıklardan etkilenmez? Ya da tam tersini diyelim. Hangi sinema izleyici Hollywood’un, Amerikan sinemasının klişeleriyle dalga geçilmesini sevmez. Bugüne dek bir çok kez denendi bu dalga geçme türü, özellik ilk Scary Movie adlı filmde bol bol suyu çıkarılarak dalga geçildi. Ama bu klişeler hep popüler kültür içerikli, gençlik komedileri ya da korku filmlerini tiye aldı. Bu kez karşımızda farklı bir örnek var. TROPIC THUNDER.

O pek kıymetli ve vatanseverlik filmlerini ilk kez bir film tiye almayı deniyor bu kez. Hem de hiç beklenmedik birinden, sulu komedyen Ben Stiller’ın ellerinden çıkma, ünlü oyuncularla dolu kanlı canlı bir Vietnam komedisi var karşımızda. Efenim konuya değinmek gerekirse, Vietnam’da bir Vietnam savaşı çekmeye çalışan çaylak yönetmen birbirinden şımarık ve şapşal oyuncularını bizzat kontrolü altına almak için, tıpkı bir BBG evi gibi ormana kameralar gizler ve oyuncularından gerçekten ormanın içinde çatışıyorlarmış hissini yaşamalarını ister ama olan olur, ortama teröristlerin girmesiyle.. olaylar gelişir. ( Çok seviyorum “bu olaylar gelişir” kesitini.)

Aklınıza gelecek her türlü savaş filminden bölümler bulacaksınız filmde, Er Ryan’ı kurtarmak, Platoon, Rambo gibi yığınla savaş filminin yanında, Forrest Gump, I am Sam, Rain Man gibi türlü Amerikan filmine de sayısız gönderme var. Filmden alacağınız keyif biraz da Amerikan Sineması ve hatta Amerikan popüler kültürüne aşina olduğunuz oranda artıyor. Bazı şeyleri ister istemez kaçırıyor insan ama bir çoğu alışık olduğumuz şeyler.

Komedi filmleriyle pek aram iyi olmasa da bu filmi bu kadar sevmemin tek nedeni işi gereksiz sululuğa ve zekasız esprilere vurmamış olması. Öyle ki yapılan her espri de ya bir gönderme ya da tam duruma uygun kelime oyunları var. Bunun yanında oyuncuların her birinin ayrı yetenekli olması ve içlerinde bulundukları duruma olan aykırılıklarını bu kadar güzel yansıtmaları işin bir başka yönü. Mesela bakınız Robert Downey Jr.’nin oynadığı karakter; Kirk Lazarus’un yaptığı metot oyunculuk gibi Downey’de aynı şekilde bir metot oyuncusu ve kamera kayıtta olmadığı zamanlarda dahi adam kendi karakteri gibi oynamış.

Sonuç olarak Amerikan sinemasına biraz ilginiz varsa ( kimin yok ki) bu filmi izlerken çok ama çok eğleneceksiniz. Eh izlerken popüler kültürün rezillik yönünü de kavramamanız için imkan yok. Filmi tüm film satan dükkanlarda, D&R’larda bulabilirsiniz. Sulu olmayan ama zekice güldürecek bir film arıyorsanız kaçırmayın. Üstelik Tom Cruise’da işin sürprizi, bakalım film de hangi karakter olduğunu bulabilecek misiniz ?

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails